“Çünkü çamaşırhane beni hayvana çeviriyordu. Aşırı çalışma insanı içkiye sevk ediyor. Çalışmak iyidir, sağlığa yararlıdır, gereklidir. Bütün vaizler böyle söyler ve Tanrı şahidimdir ki asla çalışmaktan kaçmamışımdır. Ama her şeyin fazlası zararlıdır derler ya; o çamaşırhane de işte aynen öyleydi. Bir kez daha denize çıkmamın nedeni de buydu. Bir gün bunları yazacağım; üstüne de ‘Ağır İşin İnsanda Yarattığı Tahribat’ ya da ‘İşçi Sınıfında İçki İçmenin Psikolojisi’ gibi bir başlık koyacağım.”
Bu sözler, Jack London’ın kendi yaşamından güçlü izler taşıdığı düşünülen Martin Eden romanında geçen çarpıcı bir bölümdür. Uzun çalışma saatlerinin emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bu pasajda Martin Eden, insan psikolojisinin kaldıramadığı koşullar altında bireyin gerçeklikten kaçmak için farklı arayışlara sürüklendiğini anlatır.
Kapitalist iş ortamı, işçinin yalnızca emeğini sömürmekle kalmaz; yaşamına da doğrudan müdahale eder. Onu toplumsal bir varlık olmaktan çıkarır; saatleri ve yapacakları önceden belirlenmiş, programlanmış bir robota dönüştürür. Ekonomik kaygılar, sosyal dışlanma korkusu ve kişisel endişeler gibi ayaklarındaki görünmez prangalar nedeniyle milyonlarca çalışan bu robotlaşmayı kabullenir ve hayatının en verimli yıllarını bu şekilde tüketir.
Bu durum, uzun vadede işçinin sağlığını da doğrudan tehdit etmeye başlar. Fiziksel hastalıkların yanı sıra çoğu zaman duygusal çöküntüler ve psikolojik nevrozlar kendini gösterir. Sürekli baskı, güvencesizlik ve değersizlik hissi; bireyin yalnızca bedenini değil, ruhunu da yıpratır. İşçi, giderek kendine yabancılaşır; yaşamla kurduğu bağ zayıflar ve varoluşunu sürdürmenin yollarını çoğu zaman içe kapanma, bağımlılıklar ya da umutsuzlukta arar.
Bu duygusal çöküntünün temel nedeni, büyük ideallerle girdiği iş yaşamında karşılaştığı sömürü ve değersizleştirmeyi adeta bir şok olarak yaşaması; buna karşı koyacak gücü kendinde bulamamasıdır. Kendinden önce gelen kuşakların boyun eğmişliği ve sömürü çarkının kırılamayacağına dair neredeyse ilahi bir kabulleniş, bu çöküntünün başlıca nedenleri arasında yer alır. İşçi, yalnız bırakıldığını ve kaderinin çoktan yazıldığını düşünerek direniş yerine teslimiyeti seçmeye zorlanır.
İşçi, yaşadığı sorunların esas kaynağı olan politik karar alıcılar ve işverenlere karşı, içselleştirdiği bu kabuller nedeniyle harekete geçemediğinde sorunun nedenlerini başka yerlerde aramaya başlar. Böylece işçiler arası rekabet, birbirinin ayağını kaydırma, daha çok çalışarak bireysel bir kurtuluşa yönelme gibi davranışlar devreye girer. Frantz fanonun başka şekilde ifade ettiği gibi işçi de sömürücüsünden çekindiği için kendi sınıf kardeşine saldırır. Bu tutum, kısa süreli de olsa “var olma” duygusu yarattığından işçide geçici bir rahatlama hissi oluşturur.
Özel sektörde çalışan öğretmenlerin durumu da bundan farklı değildir; hatta yer yer daha ağır sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkündür. Eğitim gibi toplumsal niteliği yüksek bir alanda emek veren öğretmen, yalnızca ekonomik sömürüyle değil, mesleki itibarının aşınmasıyla da karşı karşıya kalır. Performans baskısı, güvencesizlik, sürekli denetlenme ve “yerine kolayca bir başkasının bulunabileceği” duygusu; öğretmeni pedagojik bir özne olmaktan çıkarıp hedef tutturmaya çalışan bir satış elemanına dönüştürür. Bu da öğretmenin hem kendisiyle hem de öğrencileriyle kurduğu ilişkiyi derinden tahrip eder.
Bunların yanı sıra öğretmenlerden, Noam Chomsky’nin de ifade ettiği gibi, modern eğitim sisteminin ihtiyaç duyduğu “itaatkâr vatandaşlar”ı belli sınırlar içinde yetiştirmeleri beklenir. Chomsky’ye göre eğitim, genç kuşakları mevcut güç yapılarının içine yerleştirmenin ve onlara bu yapılara meydan okumamayı öğretmenin temel araçlarından biri haline gelmiştir.
Gerçek paradoks da tam burada ortaya çıkar: Öğretmenleri sömüren güç yapılarından olan patronların ve bakanlığın sorgulanmaması, yine öğretmenler aracılığıyla çocuklara benimsetilmek istenir ve çoğu zaman bu istek hayata geçirilir. Böylece öğretmen, kendi ezilmişliğinin ve sömürülmüşlüğünün yeniden üreticisi olmaya zorlanır.
Oysa öğretmenler de işçiler de bu insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarına mahkûm değildir. Özel okullarda, kurs merkezlerinde, rehabilitasyon kurumlarında ve benzeri alanlarda hüküm süren kötü koşulları değiştirmenin ilk adımı; öğretmenlerin çoğu zaman kabul etmedikleri, kendilerine yakıştıramadıkları için gizledikleri sömürüyü, maruz kaldıkları mobbingi ve hakaretleri açıkça kabullenmeleridir. Çünkü bu yaşananlar, insanın kendi özüne duyduğu saygıyı yitirmesine neden olur.
Kendi gerçeğinden kaçan biri çözüm de üretemez. Öğretmen, kendisinin sebep olmadığı bu insanlık dışı koşulları öğrencilere, velilere, ailesine, iş arkadaşlarına ve ardından toplumun diğer kesimlerine utanmadan ve çekinmeden anlatabilmelidir. Ancak bu yüzleşme sayesinde sessizce katlanılan düzen sorgulanır ve değişimin kapısı aralanır.
Değişimin ve bu çıkmazdan kurtuluşun yolu ise, işçi sınıfının yüz yılı aşkın süredir deneyimlediği ve bugün sahip olunan kazanılmış hakların yaratıcısı olan sendikalaşma ve örgütlenmedir. İşçiler bunun mümkün olduğunu bize geçmişte defalarca göstermiştir.
Öğretmenler de sınıf kardeşiyle, meslektaşıyla omuz omuza vererek; sömürü çarkının kırılamayacağına dair o “ilahi kabullenişin” aslında kırılabilir olduğunu kanıtlayan, patronları dize getiren ve bakanlığı masaya oturtabilen öğretmen sendikasına dört elle sarılmalıdır. Çünkü yıkılana kadar her put, yıkılmaz sanılır.
Sendikalı olmak, yalnızca birkaç dakikalık bir elektronik işlemle bir yere kayıt yaptırmak değildir.
Sendikalı olmak; bana dayatılan bu insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarını kabul etmiyorum demektir. Patronların hakaretlerini, kraldan çok kralcı bazı yöneticilerin mobbingini sineye çekmiyorum demektir. Öğrencilere öğretmeye çalıştığı değerlerle velilere anlattığı ilkelerle çelişmemek demektir. Ailesinin yüzüne daha cesur bakmak, yolda daha dik yürümek ve başını yastığa daha rahat koyabilmektir.
Ve aynı zamanda öğretmenin, çalışma koşulları nedeniyle yitirdiği duygusal bütünlüğünü ve yıpranan psikolojisini yeniden onarmasıdır; yalnız olmadığını hissetmek, suskunluğu kırmak ve kendi hayatının öznesi olmaya yeniden cesaret edebilmektir…
Mersin İl Temsilcisi Nebil BİRTEK

