ILO ÖĞRETMEN SENDİKASI RAPORU

Tüm Basın Kuruluşlarına ve Değerli Basın Emekçilerine,

Sendikamız, sendikal süreçlerimizi değerlendirmek; özelde çalışan eğitim emekçilerinin sorunlarına çözüm üretmek ve çözüm konusunda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlıklarına uluslararası sendikal ölçütler ve ILO ölçütleri kapsamında gerekli açıklama ve uyarıları yapması konusunda ILO (Uluslarası İşçi Örgütü) ile hem yüz yüze hem yazılı bir dizi görüşmeyi 2024 yılının başından bu yana yapmıştır.

Sendika yöneticilerimiz, ILO’ya yaptığı ziyaretlerde ve ILO’ya gönderdiği metinlerde şu yakıcı dört ana soruna ilişkin oluşturulan talepler üzerinde durmuştur:

  1. 2014 yılında 5580 sayılı Yasa’dan çıkarılan bugün artık “taban maaş yasası” olarak ünlenen hükmün yeniden yasalaştırılarak özelde çalışan tüm öğretmenler için yeniden uygulanmaya başlanması.

  1. Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin ucuz ve güvencesiz iş gücü haline gelmesinde temel etken olan “belirli süreli sözleşmeler”in özel öğretim kurumlarında uygulamadan kaldırılması.

 

  1. Özel öğretim kurumlarının çeşitli birimlerinde (kolej, kurs, rehabilitasyon merkezi, vakıf üniversitesi…) çalışan eğitim emekçilerinin sendikal kitle alanı ile ilgisi olmayan ve üye barajı nedeniyle bu alandaki eğitim emekçilerinin TİS ve grev gibi temel sendikal haklarını gasbeden 10 no.lu iş kolundan bir ÇSGB çalışması ile eğitim emekçilerinin ayrılması ve yeni bir “Eğitim, Bilim, Kültür İş Kolu” kurulması.

  1. İşe iade davasının takibi ve bu hakkın Türkiye’nin de imzacısı olduğu “Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması” sözleşmesi üzerinden tüm öğretmenler için savunulması.

 

Yaklaşık 2 yıldır süren görüşme ve yazışmalarımız sonucunda ILO Sendika Özgürlüğü Komitesi (CFA) Birimi, hükümet ve bakanlıkların sorunlarımızın çözümünde başlıca özneler olması gerektiğine ilişkin kapsamlı raporunu hazırlayıp tarafımıza bunu e-posta yoluyla ulaştırdı.

Ankara’da bulunan ILO Türkiye Ofisine yaptığımız ziyaretten fotoğraflarımız.

 

Aşağıdaki fotoğraflar ise Sendikamız ile ILO arasındaki yazışmaların ekran görüntüleridir.

 

Uluslararası çalışma yasaları, ILO yönetmelikleri ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına (5580 ve 6356 sayılı yasalar) göre düzenlenen raporda ILO’nun Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine  ve ilgili bakanlıklara (ÇSGB, MEB) uyarı ve tavsiyeleri iletildi.

 

ILO’nun T.C. Hükümeti ve İlgili Bakanlıklara Uyarı ve Tavsiyeleri

Uluslararası Çalışma Örgütüne (ILO) bağlı Sendika Özgürlüğü Komitesinin (CFA), Özel Sektör Öğretmen Sendikası (Öğretmen Sendikası) tarafından yapılan şikayet üzerine yayımladığı 3490 sayılı rapor kapsamında T.C. Hükümeti’ne yönelik uyarı ve önerileri şunlardır:

1. Toplu İş Sözleşmesi Barajının Değiştirilmesi: Komite, %1’lik sendikal barajın toplu iş sözleşmesi (toplu pazarlık) hakkını engellediğini belirterek, 6356 sayılı Kanun’un 41. maddesinin daha fazla sendikanın sürece katılımını sağlayacak şekilde sosyal taraflarla istişare edilerek değiştirilmesini talep etmiştir.

2. Belirli Süreli Sözleşmelerin İşten Çıkarma Aygıtına Dönüşümü/ Sendika Karşıtı Sözleşme Yenilememe Yasağı: Özel sektör öğretmenlerinin sözleşmelerinin sendikal nedenlerle yenilenmemesinin bir hak ihlali olduğu vurgulanmış; Hükümetten bu durumun yasaklanması ve caydırıcı yaptırımları içeren yasal düzenlemelerin yapılması istenmiştir.

  1. Caydırıcı Yaptırımlar ve İşe İade: Sendikal ayrımcılık vakalarında, işe iade kararlarının işveren tarafından sadece tazminat ödenerek baypas edilmemesi ve mahkeme kararlarının anlamlı ve caydırıcı sonuçlar doğurması için gerekli tedbirlerin alınması beklenmektedir.

  1. Uzmanlar Komitesi Takibi: Komite, davanın yasal boyutlarının ve ilgili kanun maddelerindeki eksikliklerin incelenmesi amacıyla konuyu ILO Uzmanlar Komitesine (CEACR) havale etmiştir.

ILO Sendika Özgürlüğü Komitesi (CFA) tarafından ILO Uzmanlar Komitesine (CEACR) gönderilen tavsiye kararları Sendikamızın dört yıl boyunca vermiş olduğu mücadelenin ne kadar meşru ve gerekli olduğunu kanıtlar niteliktedir. Kararın üst komitede değerlendirilmesi ve Türkiye’de bakanlıklar ve Meclis tarafında somut çalışmalar haline dönüşmesi için yoğun bir çaba içine gireceğiz.  Sendikaları, konfederasyonları, akademisyenleri, hukukçuları, milletvekillerini ve demokratik kitle örgütlerini sendikal haklar ve özgürlükler konusunda yanımızda olmaya davet ediyoruz.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası

 

 

 

 

 

 

 

MARTIN EDEN VE ÖĞRETMEN GERÇEKLİĞİ

“Çünkü çamaşırhane beni hayvana çeviriyordu. Aşırı çalışma insanı içkiye sevk ediyor. Çalışmak iyidir, sağlığa yararlıdır, gereklidir. Bütün vaizler böyle söyler ve Tanrı şahidimdir ki asla çalışmaktan kaçmamışımdır. Ama her şeyin fazlası zararlıdır derler ya; o çamaşırhane de işte aynen öyleydi. Bir kez daha denize çıkmamın nedeni de buydu. Bir gün bunları yazacağım; üstüne de ‘Ağır İşin İnsanda Yarattığı Tahribat’ ya da ‘İşçi Sınıfında İçki İçmenin Psikolojisi’ gibi bir başlık koyacağım.”

Bu sözler, Jack London’ın kendi yaşamından güçlü izler taşıdığı düşünülen Martin Eden romanında geçen çarpıcı bir bölümdür. Uzun çalışma saatlerinin emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bu pasajda Martin Eden, insan psikolojisinin kaldıramadığı koşullar altında bireyin gerçeklikten kaçmak için farklı arayışlara sürüklendiğini anlatır.

Kapitalist iş ortamı, işçinin yalnızca emeğini sömürmekle kalmaz; yaşamına da doğrudan müdahale eder. Onu toplumsal bir varlık olmaktan çıkarır; saatleri ve yapacakları önceden belirlenmiş, programlanmış bir robota dönüştürür. Ekonomik kaygılar, sosyal dışlanma korkusu ve kişisel endişeler gibi ayaklarındaki görünmez prangalar nedeniyle milyonlarca çalışan bu robotlaşmayı kabullenir ve hayatının en verimli yıllarını bu şekilde tüketir.

Bu durum, uzun vadede işçinin sağlığını da doğrudan tehdit etmeye başlar. Fiziksel hastalıkların yanı sıra çoğu zaman duygusal çöküntüler ve psikolojik nevrozlar kendini gösterir. Sürekli baskı, güvencesizlik ve değersizlik hissi; bireyin yalnızca bedenini değil, ruhunu da yıpratır. İşçi, giderek kendine yabancılaşır; yaşamla kurduğu bağ zayıflar ve varoluşunu sürdürmenin yollarını çoğu zaman içe kapanma, bağımlılıklar ya da umutsuzlukta arar.

Bu duygusal çöküntünün temel nedeni, büyük ideallerle girdiği iş yaşamında karşılaştığı sömürü ve değersizleştirmeyi adeta bir şok olarak yaşaması; buna karşı koyacak gücü kendinde bulamamasıdır. Kendinden önce gelen kuşakların boyun eğmişliği ve sömürü çarkının kırılamayacağına dair neredeyse ilahi bir kabulleniş, bu çöküntünün başlıca nedenleri arasında yer alır. İşçi, yalnız bırakıldığını ve kaderinin çoktan yazıldığını düşünerek direniş yerine teslimiyeti seçmeye zorlanır.

İşçi, yaşadığı sorunların esas kaynağı olan politik karar alıcılar ve işverenlere karşı, içselleştirdiği bu kabuller nedeniyle harekete geçemediğinde sorunun nedenlerini başka yerlerde aramaya başlar. Böylece işçiler arası rekabet, birbirinin ayağını kaydırma, daha çok çalışarak bireysel bir kurtuluşa yönelme gibi davranışlar devreye girer. Frantz fanonun başka şekilde ifade ettiği gibi işçi de sömürücüsünden çekindiği için kendi sınıf kardeşine saldırır. Bu tutum, kısa süreli de olsa “var olma” duygusu yarattığından işçide geçici bir rahatlama hissi oluşturur.

Özel sektörde çalışan öğretmenlerin durumu da bundan farklı değildir; hatta yer yer daha ağır sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkündür. Eğitim gibi toplumsal niteliği yüksek bir alanda emek veren öğretmen, yalnızca ekonomik sömürüyle değil, mesleki itibarının aşınmasıyla da karşı karşıya kalır. Performans baskısı, güvencesizlik, sürekli denetlenme ve “yerine kolayca bir başkasının bulunabileceği” duygusu; öğretmeni pedagojik bir özne olmaktan çıkarıp hedef tutturmaya çalışan bir satış elemanına dönüştürür. Bu da öğretmenin hem kendisiyle hem de öğrencileriyle kurduğu ilişkiyi derinden tahrip eder.

Bunların yanı sıra öğretmenlerden, Noam Chomsky’nin de ifade ettiği gibi, modern eğitim sisteminin ihtiyaç duyduğu “itaatkâr vatandaşlar”ı belli sınırlar içinde yetiştirmeleri beklenir. Chomsky’ye göre eğitim, genç kuşakları mevcut güç yapılarının içine yerleştirmenin ve onlara bu yapılara meydan okumamayı öğretmenin temel araçlarından biri haline gelmiştir.

Gerçek paradoks da tam burada ortaya çıkar: Öğretmenleri sömüren güç yapılarından olan patronların ve bakanlığın sorgulanmaması, yine öğretmenler aracılığıyla çocuklara benimsetilmek istenir ve çoğu zaman bu istek hayata geçirilir. Böylece öğretmen, kendi ezilmişliğinin ve sömürülmüşlüğünün yeniden üreticisi olmaya zorlanır.

Oysa öğretmenler de işçiler de bu insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarına mahkûm değildir. Özel okullarda, kurs merkezlerinde, rehabilitasyon kurumlarında ve benzeri alanlarda hüküm süren kötü koşulları değiştirmenin ilk adımı; öğretmenlerin çoğu zaman kabul etmedikleri, kendilerine yakıştıramadıkları için gizledikleri sömürüyü, maruz kaldıkları mobbingi ve hakaretleri açıkça kabullenmeleridir. Çünkü bu yaşananlar, insanın kendi özüne duyduğu saygıyı yitirmesine neden olur.

Kendi gerçeğinden kaçan biri çözüm de üretemez. Öğretmen, kendisinin sebep olmadığı bu insanlık dışı koşulları öğrencilere, velilere, ailesine, iş arkadaşlarına ve ardından toplumun diğer kesimlerine utanmadan ve çekinmeden anlatabilmelidir. Ancak bu yüzleşme sayesinde sessizce katlanılan düzen sorgulanır ve değişimin kapısı aralanır.

Değişimin ve bu çıkmazdan kurtuluşun yolu ise, işçi sınıfının yüz yılı aşkın süredir deneyimlediği ve bugün sahip olunan kazanılmış hakların yaratıcısı olan sendikalaşma ve örgütlenmedir. İşçiler bunun mümkün olduğunu bize geçmişte defalarca göstermiştir.

Öğretmenler de sınıf kardeşiyle, meslektaşıyla omuz omuza vererek; sömürü çarkının kırılamayacağına dair o “ilahi kabullenişin” aslında kırılabilir olduğunu kanıtlayan, patronları dize getiren ve bakanlığı masaya oturtabilen öğretmen sendikasına dört elle sarılmalıdır. Çünkü yıkılana kadar her put, yıkılmaz sanılır.

Sendikalı olmak, yalnızca birkaç dakikalık bir elektronik işlemle bir yere kayıt yaptırmak değildir.
Sendikalı olmak; bana dayatılan bu insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarını kabul etmiyorum demektir. Patronların hakaretlerini, kraldan çok kralcı bazı yöneticilerin mobbingini sineye çekmiyorum demektir. Öğrencilere öğretmeye çalıştığı değerlerle velilere anlattığı ilkelerle çelişmemek demektir. Ailesinin yüzüne daha cesur bakmak, yolda daha dik yürümek ve başını yastığa daha rahat koyabilmektir.

Ve aynı zamanda öğretmenin, çalışma koşulları nedeniyle yitirdiği duygusal bütünlüğünü ve yıpranan psikolojisini yeniden onarmasıdır; yalnız olmadığını hissetmek, suskunluğu kırmak ve kendi hayatının öznesi olmaya yeniden cesaret edebilmektir…

Mersin İl Temsilcisi Nebil BİRTEK

MESEM’i SAVUNMAK

Ülkemizdeki gündem yoğunluğu artık öyle bir hale geldi ki ortalığı yangın yeri yapması gereken durumlar bile ya algılanamıyor ya da gereken tepkiyle karşılanamıyor.
İşsizlik, üniversite mezunu olmanın toplum gözündeki karşılıksızlığı, ara eleman/usta/zaanatkar ihtiyacına sürekli dikkat çekilmesi, geçim konusundaki toplumsal kaygı, eğitimli kesimin sürekli aşağılanması, esnafın çırak bulamıyoruz feryatları vb. durumlar ülkede meslek öğrenme -altın bileziğe sahip olma- talebini arttırdı.

Talebin yükseldiği durumlarda bunu fırsat olarak gören bir akılla hareket eden her sistem ve zihniyet elbette nasıl ve ne kadar büyük bir sömürünün inşa edilebileceğini tasarlar. MESEM işte tam olarak bu tasarının ürünüdür. Bu tasarının 500 bin öğrenciye ulaşmasını daha doğrusu 500 bin haneye girmesini sağlayan ‘başarısında’ yoksul ailelerin gençlerin aldığı 11 bin TL ücretin bütçelerinde yaratacağı katkıya duyduğu mecburiyeti hisseden kurnazlık ve bu gençlerin sonraki dönem asgari ücrete razı gelecek sendikasız işçilere dönüşeceğini sezen sermayenin desteği başrolleri paylaşıyor.

Gençlerin ve çocukların yarınsızlaştırılması, yoksul ailelerin yüksek giderli eğitim sürecinden çekinmesi, iyi bir üniversite kazanmanın yaratılan rekabet ortamıyla maddi güç de gerektirmesi, ailesine yük olduğunu hisseden ve hayata dair basit heveslerini yerine getiremeyen çocuk/genç sayısının artmasıyla erken yaşta meslek sahibi olma arzusu yükseltildi ve çocuklar ucuz iş gücü olarak görüldükleri ve neredeyse hiçbir denetimin olmadığı iş yerlerine hapsedildi.

MESEM’in bir mesleki ve teknik eğitim süreci olduğunu, memleketin buna ihtiyaç duyduğunu düşünenlerin -iyi niyetli olduklarını varsayarsak- atladıkları çok kritik noktalar var. Çocuk işçilik, çocuk hakları, eğitim hakkı gibi kavramları dahi bir kenara bıraksak MESEM baştan aşağı bir ucubedir. İlk olarak meslek edinme koşulları hayati tehlike taşımaktadır. Tek özelliği vergi levhasına sahip olmak olan, iş güvenliği açısından yıllardır hiçbir denetime tabi tutulmayan, sürecin içinde hiçbir eğitimcinin bulunmadığı ortamlar meslek edinme noktası olarak pazarlanamaz. Çocuklara meslek edindirme ile sanayinin eleman yükünü okulda olması gereken çocuklara yüklemenin arasında farklar vardır. Son bir yılda 85 çocuğun ölümüne sebep olan işte bu acı farklardır. MESEM karşıtlığı ne işsizliğe çağrı ne meslek edinmeye düşmanlık ne de muhalefet için muhalefettir. MESEM karşıtlığı çocukları ölümle burun buruna bırakarak çalıştırmaya zorlamanın karşısında durmaktır.
Tüm bu gerçeklik içerisinde MESEM’i savunabiliyor olmanın birkaç sebebi olabilir.

1.MESEM hakkında yeterli bilgiye sahip olmamak, mesleki eğitim ve çocuklara/gençlere meslek edindirme yalanına kapılmak veya olayları farklı boyutlardan görüyorum hülyası.

Manipülasyon özellikle yayın organlarının çoğunu ellerinde bulunduranlar için kolay bir araçtır. MESEM’in aklanabileceği tek alanı bu açıdan kullananlar ahililik, çıraklık, meslek gibi ifadelerle gerçeği çarpıtabiliyor. MESEM’e karşı duyulan öfke mesleki eğitime karşı bir tavır değildir. Buradaki karşı duruş meslek edinme sürecinin bu şekilde kontrolsüz ve güvencesiz planlanamayacağı ile alakadardır. Çocukları okuldan tamamen kopararak iş güvenliğinin adının geçmediği ortamlarda, patronların keyfine göre çalıştırmak bir eğitim programı olamaz. Bir yılda 85 çocuğu yaşamdan koparan ve vazgeçilmeyen bu süreç bir ihmalin çok daha ötesindedir. MESEM’e karşı duruş gösterenler memleketin gerçeğini bu gerçeği yaratanlar kadar iyi bilmekte ve yaşamaktadır. Ama işsizliğin ve yoksulluğun çözümü ölüm saçan iş yerleri değildir. Yoksul çocukların aile bütçesine ufacık katkılar sağlamak ya da kendi ihtiyaçlarını gidermek için bu koşullara mahkum edilmesini savunanlar, sanayilerde yetişkinler için dahi tehlikeli koşulları gezip görerek olaylara farklı boyutlardan bakma süreçlerini tamamlayabilir.

2.Yapılan ne varsa doğrudur, muhalefet edilen şeylerin arkasında başka bir akıl vardır zihni ile hareket etmek

Ülkemizde meselelere iki kutuplu yaklaşma hali büyük oranda genelleşmiştir. Karşı koyma halinin de savunma halinin de körkütük yapıldığı durumlar sıkçadır. Fakat MESEM bu tartışmanın içine hapsolamayacak derecede yakıcı, net bir faciadır. 500 binin üzerinde çocuk tıpkı ailelerinden, geleceklerinden koparılanlar gibi ölümün kıyısında çalışmaya devam etmektedir. MESEM’i siyasi tercihlere kapılarak savunmak -evet maalesef- bu cinayetleri savunur hale gelmektir. MESEM gerçeğini anlamak için MESEM’e sürüklenen gençlerin ekonomik koşullarına bakmak yeterlidir. Bu ülkede ölümün normalleşmesi veya kadere bağlanması niyeyse hep fakirlere layıktır.

3.Yusuf Tekin Olmak

Ülke tarihinin en çok tartışılan Bakanlarından biri olabilirsiniz. Dediğim dedik çaldığım düdük anlayışınız öyle bir hâle gelmiştir ki çocukların ölümü size geri adım attırmaz. Kalabalık ve süslü salonlarda tek bir gerçekçi soru kabul etmeden yarattığınız düzeni aklamaya çalışabilirsiniz. Fakat bu süreçlere karşı insanlık onuru ve yaşamak/yaşatmak istiyoruz iradesiyle karşı duran gençler ve öğretmenler düzeninizi ifşa edip kamuoyunda çok güçlü bir farkındalık yaratabilir.

Son söz olarak etrafımızda MESEM’i savunan mı var ki bu yazının lüzumu nedir diyen dostlara:
Maalesef var. Yüz binlerce çocuğun okuldan koparıldığı ve denetimsiz ortamlarda üç kuruşa saatlerce çalıştığı, insanların sevdiklerine asla layık göremeyecekleri, yoksulluğun çaresi olarak köleliğin pazarlandığı bir ortamı savunanlar var. Savunanların bazılarını anlatarak dönüştürmek, bilgilendirmek, kuşatmak bazılarıyla savaşmak zorundayız. Ta ki gerçek saflaşma yaşamı savunanlar ile ölümü kutsayanlar, sömürülenler ile sömürenler, iyiler ile kötüler şeklinde oluşsun. O zaman zaten bu metinlere gerek kalmayacak. MESEM’i ülke gündemine sokan dostların yüreğine sağlık, gündemden düşürmemek bir genci daha iş cinayetine kurban vermeyeceğiz demek borcumuz. Cinayet varsa katil vardır; MESEM katildir, kapatılmalıdır. Dün öyle dememiş olabilirsiniz, bugün bir fırsatttır.

EMEK VE EĞİTİM HAKKI MÜCADELESİ YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN: MÜCADELE DERSİNİ ÖĞRETMENLER VERECEK!

Kaynak: sendika.org

“Kamusal eğitim çoktan tasfiye edildi. Artık eğitimde özelleştirme henüz tamamlanmamış gibi bir savunma hattı örmek yerine eğitimin kamusal bir anlayışla yeniden inşasını hedefleyen bir mücadele hattının kurulması zorunludur. Özel sektör öğretmenleri, kamusal eğitimin tasfiyesi sürecinin açığa çıkardığı özgün bir emekçi kitlesi olarak bu hattın inşasında öncü bir rol oynayabilir.”

Eğitimi metalaştırmayı ve bir sömürü alanı olarak sermayeye altın tepsiyle sunmayı hedefleyenler -maalesef- aksamayan bir planla başarıya ulaştı. Eğitim-öğretim sürecinin özelleştirme politikaları ile yaşadığı değişim, bu alanda özgün koşullara sahip, güvencesizliği çok net ve yakıcı bir biçimde hisseden, genç bir emekçiler kitlesi oluşturdu. Sermaye, tüm talan alanlarında olduğu gibi eğitimde de emekçileri her geçen gün daha da güvencesiz bir çalışma ortamına hapsederken öfkesi kaygısına galip gelmeye meyilli bir kitle oluşturduğunun elbette farkında, kapitalizm kendisini yıkabilecek bir canavar yarattığının bilincinde. Böyle bir dönemde emekçilerin yaşadığı güvencesizliğin şiddeti ile sahip oldukları direniş potansiyelinin paralelliği birçok deneyimle de ortaya çıkmışken emek mücadelesini büyütecek ipuçları hepimiz için ortadır. Biriken öfkeyi ve çaresizlikten beslenen cesareti neye/nereye evireceğimiz asli soru olarak baş ucumuzdadır.

Metnin niyetini baştan açık etmenin okuyucuya kolaylık sağlayacağı düşüncesiyle metnin, eğitime yönelik özelleştirme ve talan politikalarının işleyişini, alanla doğrudan bağı bulanmayanlar için de anlaşılabilir hale getirmek ve bu politikaların sonucunda oluşan güvencesiz eğitimciler kitlesinin yarattığı mücadele pratiğinin eğitim mücadelesine ve genel olarak emek mücadelesine nasıl bir katkı sunabileceğini tartıştırmak şeklinde özetlenebilecek iki kısımdan oluştuğu söylenebilir. Metin, iki başlığın birbirine içkinliğini göz ardı etmemek düşüncesi ve başlıklar ayrı ayrı tartışıldığında eksiklikler kalacağı kaygısı ile bu şekilde kaleme alınmıştır.

Kamusal/toplumsal eğitim tüm eksikleriyle birlikte mazide kaldı; badem gözlü ilan etmeyeceğiz lakin bugün yaşanan ölüye bile saygısızlıktır

Eğitim-öğretim programının ve bu programın hayata geçirilişinin eski dönemde kusursuz olduğunu söylemek, geçmiş dönemdeki eğitim-öğretim faaliyetlerine hasretle ‘rahmet okumak’ çaresizlikle neyi talep edeceğini bilmezliğin biraz da politik bir ‘geçmiş’ tutkusuyla harmanlanmış hali gibi. Bu topraklarda bugün alkışlarla hatırlanan eğitim programlarının dahi eleştirilecek yönleri elbette var. Lakin son yıllarda eğitim alanında yaratılan şey, arasına gerçeklikle mesafe koymayan herkes için tartışılacak, değerlendirmeye sokulacak bir boyutu aşalı çok oldu. Yaratılan şey karşına topyekûn bir eğitim mücadelesi ile çıkılması gereken, eğitimi bir hak olmaktan tamamen çıkaran, para ve gericilik dışında başka bir ‘değere’ sırtını dayamayan bir karanlık. Bugün ülkede paran kadar eğitim, paran varsa eğitim süreci tüm vahşiliğiyle varlığını kabul ettirmiş/dayatmıştır. Bu dayatmaya vakti zamanında neden bir toplu karşı koyuşun örgütlenemediği başka bir yazının konusu olabilir.

Neoliberalizmin ayak oyunları eğitim sahnesinde de başarılı oldu: Zararsız bir alternatif gibi sunulmak, kamusal olanın tasfiyesi ve özel olana mecburiyet

20 yıl öncesine kadar özel okulların tüm okullara oranı %5’i geçmiyordu. Bu okulların da birçoğu azınlıklara ya da toplumun geneliyle aynı ortamı paylaşmayı kendisi için ‘uygunsuz ve tehlikeli’ gören maddi açıdan ayrıcalıklı kitlelere hizmet ediyordu. Özel okul ifadesi –azınlıklar için olanların hepsinde geçerli olmamakla beraber- ile köşkler, özel şoförler bir arada anılıyordu. Özel okul ifadesi ‘gerçek’ bir lüksü ifade ediyordu. Bugün özel okulların tüm okullara oranı %25’lere dayanmış vaziyette. Yani eğitim-öğretim faaliyetinin 4’te 1’i özel kurumlar aracılığıyla yürütülüyor. Bir başka deyişle eğitim-öğretim sürecinde görev alan emekçilerin neredeyse 4’te 1’i özel öğretim kurumlarında çalışıyor. Peki ‘lüksü’ herkes için ulaşılabilir ve mecbur kılmak nasıl mümkün oldu? Cevapları kısaca sıralamaya çalışalım:

  1. Eğitim-Öğretimin sınava odaklılığı artırıldı. Dershanelerde, özel okulda eğitim alma gibi alternatiflerin başarıya giden yol olduğu algısı güçlendirildi.
  2. Eğitim-Öğretimin niteliği düşürmek, kamusal eğitimin bilimselliği tarumar etmek adına müfredatlar, ders içerikleri değiştirildi. Eğitimde gericilik yükseltildi. Zorunlu din dersleri, seçmeli adıyla dayatılan din dersleri, okulların gerici faaliyetlerini destekleyen ve körükleyen müdürlere teslim edilmesi laik eğitime önem veren öğrenci ve veliler için özel okul yönelimini güçlendirdi.
  3. Okulların fiziksel koşulları gereken seviyeye bilinçli olarak çıkarılmadı. Sınıf mevcutları öğretmen atamalarındaki yetersizlik ve yetersiz derslik sayıları sebebiyle yükselirken yeni okulların inşasına yeterli bütçeler ayrılmadı. Okulların temizliği, güvenliği gibi unsunlar gereken düzeye taşınmadı.
  4. Mahallelerdeki okullar şehirlerin dışına taşındı. Çoğu okula ulaşabilmek için ücretli servislerin kullanımı zorunlu hale getirildi. Şehir içindeki okul arazileri ranta açıldı.
  5. Kamusal eğitimin ücretsiz olması gerektiği düşüncesi boşa düşürüldü.
  6. Kamu destekli özel okullar aracılığı ile özel okullar uygun ücretli bir alternatif olarak sunularak devletin eğitim-öğretim faaliyetindeki sorumluluğu azalmış ya da gereksiz gösterildi.

Zoraki tercih özel öğretim kurumları ve yarı özel kamu okulları

Yukarıdaki maddelerle özetlenmeye çalışılan eğitimin özelleştirilmesi projesi, kamusal eğitimin en temel özelliği olan ücretsiz eğitim niteliğinin kaybolmasıyla şahlanışa geçti. Kamu okullarında maddi giderlerin artışı kamu okullarındaki eğitimin yetersizliği algısıyla ortaklaştırıldığında özel okulların tercih edilirliği arttı. Devlet okulları yarı özel eğitim öğretim kurumlarına dönüştürüldü. Paralı eğitime karşı olduğunu ifade eden birçok velinin dahi öğrencileri için özel okulları/dershaneleri tercih ediyor oluşu politik bir sapmadan ziyade somut bir hesaba dayalı. Bu somut hesabı üstünkörü bir biçimde şöyle ortaya dökebiliriz:

  1. sınıfa giden bir öğrencinin bir devlet okulunda okumayı tercih ettiğinde gider kalemleri şu şekilde olacaktır:

* Servis ücreti

* Tüm gün eğitim veren okullarda öğle yemeği ücreti

* Okula ödenecek katkı payı

* Okula yapılacak temizlik vb. giderler için ödeme

* Birçok ders için ders kitaplarının yetersizliği sebebiyle öğretmenler tarafından talep edilen ek kaynakların ücreti

* Diğer kırtasiye giderleri

* Okulun forması, eşofmanı, tişörtü vb. giyim giderleri

* Sınıfların eğitime uygun şekilde döşenmesi (pano, tablo, görseller vb.) ayrıca toplanan ücret

* Adrese dayalı yerleştirmeyle -çok büyük ihtimalle- bir imam-hatip lisesine gitmek istemiyorsa sınav hazırlığı için dershane ücreti

Yukarıda sayılı temsili ve değişiklik gösterebilecek gider kalemleri aslında kamusal eğitimin çoktan tasfiye edildiğini, bu tasfiyenin eğitimde özelleştirmenin bir parçası olduğunu ve şu süreçten sonra eğitimde özelleştirme henüz tamamlanmamış gibi bir savunma hattı örmek yerine eğitim alanının kamusal bir mantıkla yeniden inşasını talep eden bir hattın kurulmasının zorunluluğunu açıkça göstermektedir. Kamusal eğitimin getirildiği nokta eğitimdeki özelleştirmenin tamamlanması adına en temel kamusal haklardan biri olan eğitim hakkının tümden yok sayılmasıdır. Bu yok sayılma öğrenci ve veliler için maddi-manevi birçok zorluğu ve çatışmayı beraberinde getirmektedir. Fakat öğretmenler için eğitimin özelleştirilmesi ülkedeki tüm bireylerinin etkilendiği (yozlaşma, gericileştirme, maddi zorluklar, eğitimin niteliksizleştirilmesi) alanların üzerine meslek/emek üzerinden başka bir etkilenmeyi/çatışmayı doğurmaktadır.

Eğitimde özelleştirmenin en ‘özel’ mağdurları öğretmenler

Eğitimin yaşadığı dönüşümün en başında çoğu özelleştirmenin şatafatlı, süslü başlangıcında olduğu gibi özelleştirmeler emekçiler için bir fırsat, şartları daha iyiye götürecek bir alternatif alan olarak görülüyordu. Büyük transfer ücretleriyle kamudan özele geçen, doktorlardan fazla kazanan öğretmen hikâyeleri şu an abartılı gelebilir fakat çok genelleşmese de bunlar geçmişte yaşandı. Bazı öğretmenler sürecin en başında kurum açma ‘girişimciliğine’ bile soyundu. Bu tercihlerin sorgulanması çok farklı bir tartışmanın merkezine konabilir. Bu yazıda sürecin nasıl vahşileştiği yazının varmak istediği nokta açısından daha makul olacaktır.

Öğretmen yetiştiren fakültelerin hesapsızca artırılması, öğretmen atamalarındaki yetersizlik, eğitime eksik bütçe ayrılması gibi iktidarın eğitime bakışının ürünleri olan politikalar yüz binlerce ataması yapılmayan öğretmen oluşmasına sebep oldu. Özel öğretim kurumlarının ve işsiz bırakılmış öğretmen sayısının aynı dönemde paralel şekilde artmış olmasını sadece yanlış politikalar sonucundaki bir talihsizlik olarak görmek en kibar tabirle saflıktır. Yüz binlerce öğretmen eğitime yatırım yapacak sermayenin gözünde en büyük gider olduğu için ‘güvencesizler, işsizler yığını’ olarak hazır hale getirilmiştir. Bu tercih iktidarın yandaşlarına sunacağı uçsuz bucaksız bir sömürü alanın hazır hale getirilişinin temel ayağını oluşturmuştur.

Mesleğini yapmak isteyen öğretmenler ve mesleği yapılamaz hale getiren sermaye/bakanlık ortaklığı

Öğretmenlerin piyasacı eğitim anlayışıyla güvencesizliğe itilişi yıllardır sürüyor. Yüz binlerce öğretmen atama beklerken 300 bin civarında öğretmen özel öğretim kurumlarında zorlu şartlarda çalışıyor. 300 bin civarı ifadesi Bakanlığın bu alanda çalışan öğretmenlerle ilgili ciddi, geçerli verileri sunmaması, öğretmenlerin yok sayılması, sigortasız çalıştırılma, resmiyette başka görevlendirmelerle (sekreter, temizlik işçisi vb.) çalıştırılma gibi durumların sonucudur. İktidar öğretmen sayısını artırırken atama sayılarını azaltmayı ihmal etmediği gibi öğretmenliğin itibarını zedelemek için elinden gelen her şeyi yapmayı yıllardır sürdürmüştür. Bu çok yönlü güvencesizleştirme ve itibarsızlaştırma projesi özel öğretim kurumlarındaki öğretmenlerin bütünlüklü bir mücadele hattı örmemesi/örememesi üzerine yıllarca başarıyla yoluna devam etti. Sayısı yüz binleri bulan öğretmenler kendi direniş hatlarını ortaya koyana kadar toplumsal muhalefetin ‘dikkatinden’ kaçmak gibi bir talihsizliği de yaşadılar.

Şartların dayanılmazlığı hoşnutsuzluğu öfkeye dönüştürdü

Özel öğretim kurumlarının sayısındaki son yıllardaki hızlı yükselişe rağmen 400 bini aşan ataması yapılmayan öğretmen sayısı Bakanlığın denetimsizliği ile birleşince patronlarda iflah olmaz bir arsızlık seviyesi oluşturmuştur. Asgari ücretin altında maaşla öğretmen çalıştırmak, katlanılmaz mesai saatleri, mobbing, iş tanımı dışında işlere zorlama, kıdem tazminatı vermeme, sigortasız çalıştırma gibi dayatmalar bu şartlara çalışacak binlerce insan var kurnazlığına sırtını dayamaktadır. Kurnazlık iktidar güvencesine de alındığında eğitim-öğretim yatırım yapılacak kârlı bir alan olarak sermayeye göz kırpmaktadır. Eğitimle uzaktan yakından alakası olmayan patronların son yıllarda yaşadığı eğitim aşkının temelinde bu kârlılık yatmaktadır.

Kapitalizmin doyumsuzluğu hepimizin malumudur. Bu doyumsuzluk eğitimdeki izdüşümleri salgın döneminin özgün koşulları ile birleşince hakkını/emeğini savunmak noktasında belli deneyimler yaşamasına rağmen bütünlüklü bir hareket yaratma noktasına ulaşmamış özel öğretim kurumu emekçileri için yeni bir arayışın koşulları oluşmuş oldu. Çalışma şartlarının daha da kötüleştiği ve sosyal medyanın daha yoğun kullanılmaya başlandığı pandemi dönemi, öğretmenlerin mücadeleyi ve mücadelenin yöntemini konuştuğu, özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin mücadelesi için kritik, tarihsel bir döneme dönüştü.

İhtiyacın tespiti: koşullara cevap verebilecek hareketlilikte ve emekçilerin taleplerini merkeze alacak netlikte bir öğretmen örgütü

Öğretmenlerin yürüttüğü tartışmalar sorunların ne denli ortaklaştığını ve görece kurumsal imaj çizen kurumlarda dahi sömürünün nasıl devam ettiğini ortaya koymuştur. Öğretmenler bir arada olmanın, dayanışma kültürü yaratmanın, talepler etrafında kitlelerini mücadeleye davet etmenin kararına vardığında pandemiye özgü evden çalışma koşulları henüz sonlanmamıştı. Dönemin belirsiz süreli çalışma koşulları, öğretmenlerin yaşadığı ekstra yabancılaşma, mesleğe yönelik yeni değersizleştirme dalgası öğretmenlerin örgütlenme ağında hızlı bir akış oluşturdu. Sürecin hemen sonrasında yüz yüze eğitimin başlaması patronların pandemi dönemdeki ‘sorunlarını’ bahane ederek sömürüyü yükseltme niyetiyle çakıştığında öğretmenlerin taleplerinin görünürlüğü de artmış oldu. Öğretmenlerin hak mücadelesini göğüsleyecek dayanışma örgütünün iş kolu ve toplu sözleşme barajını asli mesele haline getirmeyen, talepleri sadece dile getiren ve taleplerinin ricacısı olan değil talepleri için kararlı, ısrarlı bir hat örgütleyen, emek savunusunu merkeze alan bir öğretmen sendikası olarak tanımlanması kısa bir zaman sonra gerçekleşti.

Mücadele dersini öğretmenler verecek sloganı bir iddia mı, kulağa hoş gelen bir tevriye mi?

Proleterleştirmenin nicel ve nitel değişiklikler yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. İşsizlik her dönemkinden daha yüksekken çalışma koşulları her zamankinden daha zorlu. Bunun yanı sıra tüm meslek grupları için güvencesizlik koşullarında işçileştirme dalgası kabarmaya devam ediyor. İki yıl öncesine kadar mesleğinin ‘kutsallığı’ ile katlanılmaz koşullarının çelişkisi arasında şaşkınca savrulan özel sektör öğretmenleri tam da kabaran bu dalganın karşına denk gelişle nitelendirmenin yetersiz kalacağı bir zamanlamayla ve kararlılıkla dikilmiş oldu. Bu alanın özgün koşullarına karşı örgütlenecek fiili bir mücadele hattının bir ihtiyaç olduğu herkesin malumu iken bu hattın kitlelerce nasıl karşılanacağı ise tam olarak kestirilemiyordu. Öğretmen Sendikasının eylemde ve söylemdeki tarzı, en başta emek hareketinin geneli için önemli, kıymetli gibi sıfatlarla güzel bir başlangıç olarak nitelendiriliyordu. Emek mücadelesine dair eksik bir halkanın tamamlanabileceği iddiası elbette tüm emek dostlarına kıvanç veriyordu.

Başlangıç tartışmaları iki sene öncesine dayanan, kuruluşunun üzerinden sadece bir yıl geçen Öğretmen Sendikası bugün yüküne yük katmış olabilir mi? Sendikanın eğitimin metalaştırılmasına karşı doğru yerden fiili meşru bir mücadelenin örgütleyecilerinden biri olması, emek mücadelesindeki ‘sakinliği’ dağıtacak bir hareketliliği bulaşıcı hale getirmesi mümkün mü? Bu sorulara evet demek aceleci bir tavır olabilir. Fakat aksini iddia etmek sendikanın kısa süreli tarihi göz önüne alındığında çok büyük bir risk.

30 Ağustos öğretmen buluşmasının meşruluğu ve sahiplenilişi nereden geliyor?

Öğretmen Sendikası yakın dönemde Ankara’da  “Taban Maaş Hakkı” konulu bir öğretmen buluşması gerçekleştirdi. Buluşmaya birçok farklı şehirden öğretmen, dayanışma göstermek isteyen emek örgütleri ve veliler katıldı. Buluşmanın hedefi bir salon etkinliğinin ardından asıl muhatap olan MEB önünde bir basın açıklaması yapılmasıydı. Sendika gün içerisinde o gün şehirdeki 30 Ağustos etkinlikleri sebebiyle açıklamanın yerini değiştirme kararı alsa da polis öğretmenleri etkinliğin yapıldığı alandan çıkarmadı. Üstüne gazla, darpla müdahale ederek öğretmenleri gözaltına aldı, alana hapsetti. Güne dair iki temel ve ön yargılı eleştiri vardı, ikisi de alanda cevaplandı. Buraya tekrar not düşmek gerekebilir:

  1. Tarih olarak neden 30 Ağustos günü seçildi?

30 Ağustos tarihi üzerinden sendikayı yıpratmak isteyenlerin niyeti elbette sendikayı marjinalleştirmek. Bu çaba yeni değil. Sendika tüm marjinalleştirme çabalarına rağmen kendini eğip bükmeden eleştirileri popülist bir tavırla savuşturma kolaylığına gitmeden emeği savunmaya niyetli olduğunu hem sözle hem eylemle defalarca kanıtladı. 30 Ağustos’un tercih edilmesinin sebebi de aslında resmî tatil günlerinden başka ortak izin günü bulunmayan öğretmenleri bir araya getirmek. Yani asli hedef tüm emekçileri çoğunluğu gözetecek bir tercihle değil herkesin dahil olabileceği bir güne davet etmek. İnsanca bir yaşam ve güvenceli iş için gece gündüz emek vererek şehrinde sendikal mücadele veren sendikanın üyelerinin, temsilcilerinin o gün buluşmaya katılabilmesi bu eleştiriye maruz kalmaktan elbette daha kıymetliydi.

  1. Basın açıklaması yapılması şart mı, neden bunu zorladınız?

Bu sorunun on yıllardır görmezden gelinen emekçileri içerdiği, bin bir zorlukla örgütlenen ve ilk defa bu denli kararlı ve organize bir şekilde buluşabilen bir sendikaya yöneltildiği unutulmamalı. Sendikanın asli muhatabı olan ve öğretmenlerin sorunlarının büyük kısmını görevini yerine getirerek çözebilecek bir kuruma sesini duyurmak için basın açıklaması yapmak istemesinin makul olmayan tek bir yanı yoktur. Basın açıklaması talebin ne kadar yerinde ve elzem olduğu sendikanın hemen sonrasında Bakanlıkla görüşmeye çağrılmasından da anlayabiliriz.

Öğretmenler için sınıf mücadelesinin sesini yükselterek ve siyasetle yapışık ilişki kurmadan siyaset sahnesine müdahale mümkün mü?

30 Ağustos akşamını ve devamındaki birkaç günü düşünürsek cevaba ulaşmış olabiliriz. Tüm siyasi partilerin özel öğretim kurumlarındaki sömürüden az ya da çok haberdar olduğunu biliyoruz. Bu konuda duyarlı davranan ve çaba sarf eden siyasilerin olduğu da bilinen bir gerçek. Fakat talebin ülke gündemini işgal ederek siyasetin de ana gündemine oturması çok daha farklı bir etki yarattı. Burada talebin netliği, yakıcılığı ve talep edenin çarpıtılamayacak meşruluğu elbette önemli. Bunun yanı sıra verilen emek mücadelesinin toplum tarafından da sahiplenilmesi, yürütülen tartışmaların toplumun da sahipleneceği bir doğrultudan ilerletilmesiyle doğrudan ilişkili. Öğretmen Sendikası eğitimcilerin mücadelesiyle eğitim hakkı mücadelesinin elbette içkin olduğunu vurguluyor ve velilerin ve öğrencilerin taleplerini görmezden gelmiyor. Eğitimin özelleştirilmesinin eğitime etkilerinin doğrudan alanın öznesi tarafından bu kadar net ve güçlü dile getirilmesi toplumun gerçekle kurduğu ilişkiyi emekçiden yana dönüştürüyor.

Eğitimin de emeğin de güçlü bir mücadele hattına ihtiyacı var!

Hem emekçilerin hem veli ve öğrencilerin bütünlüklü bir eğitim problemi olduğu açıktır. Eğitimin tüm bileşenlerinin sorunlarının nihai çözümünün aynı noktaya dayandığı gerçeği emekçilerin ivedilikli ve yakıcı özgün problemlerinin taleplerini yükseltmesine mani değildir, olmamalıdır. Önemli olan özgün görülen fakat çözüm için güçlü bir dayanışma ve ortak akıl gerektiren sorunlara karşı doğru bir birleşik mücadelenin de yükseltilebilmesidir. Bu mücadelenin örülebilmesi için dayatan, önceleyen bir tavır yerine sorunların yakıcılığını gözetmek dayanışmanın gücünü artıracaktır. Emekçilerin kararlı mücadelesi elbette eğitimin tüm bileşenleri tarafından sahiplenilecektir.

Son birkaç günde mücadeleyi ortaklaştırmak, büyütmek ve daha görünür hale getirmek amacıyla yapılan çağrılar olduğunu görüyoruz. Eğitim sendikalarının kitlelerinde de toplumda da bu çağrıları destekleyen ve birlikteliğin elzem olduğunu düşünenler büyük çoğunlukta. Fakat sendikaların karar mekanizmaları çağrıların yöntemi, içeriği vb. üzerinden eleştirilerle bu çağrıları ‘savuşturmakta’ ustalık sergileme yarışına girmiş durumda. Eğitim emekçilerinin iradesi olarak hareket etmesi gereken organlar, kitlelerin taleplerini ikinci plana atarak sorunların yakıcılığını ve eğitimcilerin mücadelesinin toplumsal desteği arkasına almış olmasını göz ardı etmektedir.

Bu ortamda birleştirici olmanın yönteminin tüm eğitimcilerce sahiplenilecek, net, kararlı bir eylemlilik süreci inşa etmekten geçtiği açıktır. Yüz binlerce eğitim emekçisi ve eğitime dair kaygıları olan tüm kesimlerce beklenen budur. Geçmişte yaşanan tartışmaları, yönetim kurulu kararlarını, şerhleri, bürokratik engelleri aşmanın yolunun çağrıyı alana, sokağa, mücadelenin içine yapmaktan; çağrıda emekçilerin asli kaygılarını, taleplerini gözetmekten geçtiği açıktır.  30 Ağustos Öğretmen Buluşması bu kıymetli deneyimin geçerliliği bir kez daha sınamıştır.

Eğitim alanındaki neoliberal çöküntü karşısında özel sektör öğretmenlerinin kendi ekonomik taleplerinden hareketle başlattıkları mücadele yakın dönemde, eğitim alanının toplumcu bir temelde topyekûn yeniden inşası yolunda eğitim emekçileri, veliler ve öğrenciler tarafından verilecek ortak bir mücadelenin itici unsuru olabilir, hatta bu mücadelenin öncülüğü yapabilir. Eğitim mücadelesinde yılgınlığın kendini tazeliğe, dinamikliğe ve umuda devretme vakti belki de yeniden gelmiştir. Tanıdık bir heyecanı yeniden hissederek gülümseyenler, emek mücadelesi yürütmenin neşesine yenice varanlar ve elbette kavgada hiç duraksamamış olanlar doğru stratejik hat üzerinde kol kola girecektir. Hepimize kolay gelsin.

Yaşasın Öğretmen Dayanışması, Yaşasın Eğitim Emekçilerinin Onurlu Mücadelesi!

 

ÜNİVERSİTELER 3 YILA MI İNİYOR? VAKIF ÜNİVERSİTELERİNDE ÇALIŞAN AKADEMİSYENLERİ NELER BEKLİYOR?

ANKARA / Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) son dönemde gündeme aldığı “başarılı ve şartları sağlayan öğrencilerin 3 yılda mezun olabilmesine imkân tanıyacak modeller” fikri ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2025–2026 akademik yıl açılış törenindeki “yapısal reform” sinyali, yükseköğretimde köklü bir değişimin kapıda olduğuna işaret ediyor. YÖK’ün yol haritası ve kurum içi değerlendirmeler bu değişikliğin mümkün kılınması için AKTS ve müfredat düzenlemelerini masaya yatırıyor.

YÖK’ün açıklamalarına göre, dört yıllık lisans programlarında mezuniyet için öngörülen 240 AKTS’nin gözden geçirilmesi; yaz okullarının, yarıyıl içi esnek düzenlemelerin ve uygulama ağırlıklı modellerin yeniden yapılandırılması gibi seçenekler üzerinde çalışılıyor. Haber ajansları ve ulusal basın da YÖK Başkanı Erol Özvar’ın 240 AKTS — 180 AKTS tartışmasını resmî olarak gündeme taşıdığını aktarıyor. Bu öneri, öğrencilerin isteğe bağlı ve şartlı olarak bir yıl kısaltma yapabilmesine olanak sağlayacak mekanizmalar öngörüyor.

Ancak şu an için yürürlükte bir kanun veya kesin bir düzenleme yok; yetkili kurumlardan gelen açıklamalar “model araştırılıyor”, “gündeme alındı” düzeyinde. YÖK ve ilgili bakanlıkların süreçleri şekillendirmesi, tasarıların hazırlanması ve TBMM’ye sevki gibi aşamalar gerekecek; yani uygulama hâlen planlama aşamasında. Basında bu konudaki haberler hızlı yayılsa da, fiili değişiklikler için mevzuat sürecinin tamamlanması şart.

 

Peki bu değişiklik vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenleri nasıl etkiler?

Finansal kırılganlık: Vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerinden farklı olarak gelir kaynaklarını büyük oranda kurucu vakıf katkıları, öğrenci katkı payları (harç) ve sınırlı devlet desteği üzerinden oluşturuyor. Akademik literatür ve sektörel çalışmalar, vakıf yükseköğretim kurumlarının “öğrenci başına gelir” bağımlılığını açıkça ortaya koyuyor. Lisans süresinin bir yıl kısalması, birçok vakıf üniversitesi için dönemler itibarıyla gelir akışında somut daralmaya yol açabilir. Bu daralma, personel giderlerinde tasarruf arayışına; dolayısıyla sözleşmeli akademik kadroların hedeflenmesine, ek ders/ücretlerde baskıya dönüşebilir.

İstihdam ve sözleşmeler: Bir yıl kısalma; kontenjan, ders planı ve AKTS yeniden dağılımı anlamına gelir. Ders sayılarının yeniden düzenlenmesi, bazı seçmeli veya zorunlu derslerin konsolidasyonu demektir. Bu süreçte, dönemlik/yarıyıl bazlı sözleşmeyle çalışan öğretim elemanlarının sayısı azalabilir; sözleşmeler yenilenmeyebilir veya saatler azaltılabilir. Özellikle ek ders gelirine bağımlı araştırma görevlileri, öğretim görevlileri ve uygulama eğitmenleri risk altında. (Bu bölüm, süreç ilerledikçe üniversite bazında farklılık gösterecektir; uygulama metodu belirleyici olacaktır.)

Akademik zaman ve niteliğe etkisi: Programa sığdırılacak içerik yoğunlaşınca, akademisyenlerin ders, sınav ve idari yükleri artar; araştırma, yayın ve proje vakti azalır. Uygulama-odaklı modeller doğru tasarlanmazsa “hızlı diplomanın” niteliğe yüklediği maliyet yüksek olabilir.

Meslekî/alan kısıtları: Tıp, diş hekimliği, veterinerlik gibi sağlık programları ile bazı mühendislik ve mimarlık dalları gibi düzenlemelerle tanımlanmış asgari eğitim süreleri (ör. tıp fakültesi 6 yıl) bulunuyor; bu alanlarda birden bire 3 yıla düşüş mümkün görünmüyor ve muhtemelen istisnalar getirilecektir.

Gazete haberleri ve resmi açıklamalar, teklifin “çoğunlukla başarılı ve şartları sağlayan öğrencilere” açık bir seçenek olarak değerlendirileceğini vurguluyor; yani sistemin herkesi otomatik olarak 3 yıla zorlaması değil, seçimli ve şartlı modeller üzerine kurgulanması hedefleniyor. Ancak uygulamanın kurumlar ve bölümler itibarıyla yaratacağı ekonomik ve istihdam etkileri, özellikle vakıf üniversitelerinde daha hızlı ve sert hissedilebilir.

Ne yapılmalı? (Öngörüler ve somut adımlar)

1. Geçiş hükümleri garanti altına alınmalı: Yasalaşma halinde mevcut öğrenciler ve hâlihazırda görev yapan akademik personel için geçiş kuralları, “grandfathering” esasına göre düzenlenmeli.

2. Taban maaş/yasal güvenceler tartışılmalı: Vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenlerin sözleşme güvenliğini sağlayacak asgari ücret ve yenileme kriterleri hukuksal zemine oturtulmalı.

3. Bölüm/alan istisnaları belirlenmeli: Sağlık ve teknik olarak zorunlu uzun eğitim gerektiren programlar için muafiyet ve ayrı düzenleme getirilmesi sağlanmalı.

4. Pilot uygulamalar şeffaf olmalı: Pilot çalışmalarda akademisyen ve öğrenci temsilcilerinin, YÖK ve ilgili bakanlıkların yer aldığı danışma mekanizmaları işletilmeli.

Bu taslak haber metni, YÖK’ün ve Cumhurbaşkanlığı’nın açıklamaları ile basın haberleri temel alınarak hazırlandı; önerilen önlemler ise akademik ve finansal veriler ışığında, vakıf üniversitelerinde çalışan emekçilerin korunmasına dönük somut adımlar olarak derlendi. Gelişmeler hukuki düzenlemelere bağlandıkça, vakıf üniversitelerinde çalışanlar için yapılması gereken adımlar da daha somut hâle gelecektir.

Kaynaklar (seçme): YÖK – 2030 Yol Haritası duyuruları; Cumhurbaşkanlığı basın metni (2025 akademik açılış konuşması); Anadolu Ajansı ve ulusal basın haberleri; akademik çalışmalar — vakıf üniversitelerinin finansman modeli.

Fatih Özbek — Vakıf Üniversitesinde Eğitim Emekçisi

MALİ KOMİSYON AİDAT DUYURUMUZDUR!

Mali tablomuzda da inceleyip görebileceğiniz üzere aylık açığımız geçen aydan bu yana 7 bin liradan fazla arttı ve bu ay 37.787 lira açığımız oluştu.

Güncel ekonomik koşullar sebebiyle kimi düzenlemelere gitmek, Sendikamız için artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

Değerli Üyelerimiz;

Temsilciler Meclisimizde 15.10.2025 tarihinde alınan karar doğrultusunda, Sendika aidatımız “en düşük” 100 liradan “en düşük” 200 liraya yükseltilmiştir.

Parasal darlığımız gereği, kuruluşumuzdan bugüne 4 yıl içindeki ikinci artışımızı yapmak zorunda kaldığımızı, tüm üyelerimize içtenlikle bildiriyoruz.

DÜZENLİ YATIRACAĞINIZ AİDATLARINIZI HASSASİYETLE BEKLİYORUZ.

Öğretmen Sendikası Mali Komisyonu

DOĞA KOLEJİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ

İSTANBUL I 2025’in Eylül ayında kaçakçılık, kara para ve çeşitli yasa dışı faaliyetlerinden ötürü Can Holding’in 122 şirketine devlet tarafından el konuldu. Bu şirketler arasında Doğa Koleji ve Bilgi Üniversitesi de yer alıyor. 100’den fazla kampüsü bulunan ve on binden fazla öğretmeni bünyesinde çalıştıran Doğa Koleji yönetimine, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından  kayyım ataması ile öğretmenler, veliler ve öğrenciler büyük bir belirsizliğin içine sürüklendi.

Peki, 20 yıllık bir tarihe sahip olan Doğa Kolejinin dünü ve bugünü nasıl gelişti?

Aralık 2005’te Doğa Eğitim Kurumları Ltd. Şti. adı ile Doğa Koleji açıldı. On yıl gibi kısa bir sürede, 29’u İstanbul’da olmak üzere Türkiye’nin çeşitli illerinde toplam 52 okula ulaşan Doğa Koleji’nin o tarihlerde 21 bin öğrencisi ve 3 bin öğretmeni bulunuyordu.

2011 yılında özel bir sermaye şirketi olan Turkven yatırım fonu aracılığıyla uluslararası yatırımcılar, hisselerin yarısından fazlasını satın alarak Doğa Koleji’nde hissedar oldu. Turkven, danışmanlığını yaptığı yabancı yatırımcıları Türkiye’de büyümeyi hedefleyen şirketlere yönlendiriyordu. Şirket CEO’su Seymur Tarı’nın bir röportajda sarf ettiği “AKP olmasa bugün burada olmazdık.” cümlesi, yalnızca talihsiz bir söz değildi.

Bu ortaklıktan sonra üniversite açmak için YÖK’e başvuruda bulunan Doğa Koleji, 2013 yılında anaokulundan liseye farklı kademelerde eğitim veren Doğuş Eğitim Kurumları’nı satın aldı. Anaokulu ve kolejlerin ismi değiştirilerek Doğa Koleji bünyesine katılırken, Doğuş Üniversitesi adıyla akademi alanına da giriş yapıldı.

Kurucu Fethi Şimşek’in Doğa Grup adı altında medya, iletişim, demir-çelik, inşaat ve gıda gibi birçok farklı alanda yatırım yaptığı biliniyor. Eğitimle hiçbir ilgisi olmayan bu sektörlerdeki yatırımlar, eğitimin nasıl ticarileştirildiğinin çarpıcı bir göstergesidir.

2016 yılına kadar faaliyetlerini sürdüren Doğa Koleji, açtığı yeni kampüslerle öğrenci sayısını katlayarak özel okul alanında tekelleşmeye devam etti. 2016’daki darbe girişimi sonrası birçok özel okul cemaat bağlantısı gerekçesiyle kapatılıp devlet bünyesine geçirilirken, Doğa Koleji kampüslerinin de kapısına kilit vuruldu. Ancak eğitimde holdingleşmenin önü alabildiğine açıldığı için Doğa Koleji bu süreçten nemalanmaya devam etti. Bir gece operasyonuyla Doğa Koleji, sabaha karşı banka açtırılarak Türkiye’nin en büyük gayrimenkul şirketlerinden biri olan Metal Yapı Konut’un sahibi Ömer Saçaklıoğlu’na satıldı. Satış bedelinin bir kısmı peşin ödendi, kalan kısmı için kredi kullanıldı. Saçaklıoğlu’nun, görevinden istifa eden AKP’li Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın cemaat bağlantılı damadı Ömer Faruk Kavurmacı ile ortaklığının bulunduğu da biliniyor.

Satışın gerçekleştiği tarihlerde Doğa Kolejinin Türkiye genelinde 106 kampüsü, yaklaşım 8 bin öğretmeni, 11 bin çalışanı ve 70 bin öğrencisi vardı. Devir işlemlerinin ardından her yıl 100 milyon, beş yıl içinse toplam 500 milyon yatırım yapılarak kurumun büyütüleceği belirtilmişti. Doğa Koleji, franchise (isim hakkı) yöntemiyle yeni kampüsler açmaya devam etti. Yıllık cirosu 1 milyar 350 milyon TL olan Doğa Koleji’nde 2019 yılına gelindiğinde ise öğretmenlere maaş ödenmemeye başlandı ve ödemeler tamamen durdu.

Bu dönemde Metal Yapı Konut, okul gelirlerini inşaat sektöründeki faaliyetlerine kaynak olarak aktarıyordu. Öğretmen ve velilerin eylemlerinde taşınan “Öğretmenin maaşını betona gömdünüz!” dövizleri bu gerçeği yansıtıyordu. Patron Ömer Saçaklıoğlu’nun borç yükünden kurtarılması için Milli Eğitim Bakanlığı devreye girdi. Okul, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) devredildi. Birçok bankadan kredi sağlanarak öğretmenlere ve kurumlara olan borçlar ödendi. Saçaklıoğlu’nun yaptığı yolsuzluklar yanına kâr kalırken, okul kamu kaynaklarıyla kurtarılmış, özel okulların prestij kaybı önlenmiş oldu.

O dönemde İTÜ’nün yıllık gelirinin 66 milyon TL olduğu biliniyordu. Devir sözleşmesi imzalandığında Doğa Koleji’nin öğretmen maaşları, kira ve işletme giderleri ile banka borçlarından oluşan toplam borcunun 1,5 milyar TL olduğu tahmin ediliyordu. Dört büyük banka kredilendirme sürecine dahil edildi. Saçaklıoğlu iki yıl boyunca kuruma ait hiçbir ödemeyi yapmadığı gibi, kayıt ücretlerini de inşaat sektörüne aktarmıştı. Onun kurtarılma operasyonu da böylece tamamlandı.

Doğa Koleji, İTÜ’nün kurumsal yapısı ile birleştirilmeden önce 1989’da kurulan ve asıl amacı elektronik sanayi kuruluşlarının ileri teknolojilere erişimini sağlamak olan İTÜ-ETA Vakfı ile birleştirildi. Vakfın amaçları arasında eğitim bulunmazken, Doğa Koleji devri öncesinde “okul açmak ve işletmek, eğitim-öğretim alanını finanse etmek” gibi maddeler eklenerek devir sürecine hukuki kılıf hazırlandı. Devir sürecinin ardından kurum, İTÜ ETA Vakfı Doğa Koleji adıyla eğitim-öğretime devam etti. Ancak ticari sahiplik, vakfın iştiraki olan Arı İnovasyon ve Bilim Eğitim Hizmetleri AŞ’ye devredildi. 2022 Şubat’ında bu şirketin yönetimi Bilgi Üniversitesi’nin de sahibi olan Can Holding’e geçti. Aynı yılın başında 20 kampüs Gürsoy Cemre Özel Eğitim ve Öğretim Şirketi’ne satıldı, ancak iki ay içinde tekrar Can Holding bünyesine alındı. Bu süreçte Gürsoy ile Doğa Koleji arasında açılan davada, Gürsoy 13 milyon TL’lik borcun ödenmediğini ileri sürerek iflas talebinde bulundu. Doğa Koleji ise Gürsoy’un devredilen okullarda alınan 130 milyon TL’lik kayıt ücretini kendisine borçlu olduğunu iddia etti.

İTÜ ETA Vakfı döneminde Prof. Dr. Mehmet Karaca ve Serhat Özeren’in adlarının geçtiği yolsuzluk iddiaları yargıya taşındı. Ayrıca kurumun 1,2 milyar TL’lik SGK ve vergi borcunun tahsil edilmediği, buna karşın kayıt ücretlerinin Can Holding’e aktarıldığı iddia edildi.

Doğa Koleji yakın zamana, yani geçtiğimiz Eylül ayına kadar Can Holding bünyesindeki Can Eğitim Grubu’ndaydı. Holdingin koca zincir kurumu yalnızca 250 milyon TL’ye satın aldığı iddia ediliyor. 2022’de öğretmenler haklarını alamadıkları için eylemler düzenlerken, Can Eğitim Grubu yaklaşık 260 milyon TL kârla Türkiye’nin en çok kazanan eğitim kurumu oldu. Ancak binlerce öğretmen ve çalışan maaş ve tazminat ödemeleri alamayarak hak gaspları yaşadı.

Kemal Can’ın sahibi olduğu Can Holding, akaryakıt istasyonları, oteller, hastaneler başta olmak üzere farklı sektörlerde faaliyet gösteriyor. 2024 itibarıyla Can Holding’in yıllık cirosunun 300 milyar TL’yi aştığı tahmin ediliyor. Ancak bu kârın ne kadarının eğitimden geldiği bilinmiyor.

Sonuç olarak Doğa Kolejinin dünü, eğitimin dışındaki her alanda faaliyet gösteren bir holdingleşme hikâyesidir. Beton, inşaat, medya, enerji, sağlık, otel… Öğretmeni ücretli köleye, öğrenciyi ve veliyi müşteri kaynağına dönüştüren; öğretmen maaşlarını ve veli ödemelerini holdinglere sermaye olarak aktaran; batınca devletin kurtardığı, kâr edince sermayeyi büyütmeye odaklı bir yapı olduğu aşikar.

Doğa Koleji batmıyor, batırılıyor.

Özel öğretim kurumu tabelası ardında eğitim faaliyeti dışında her türlü ticari faaliyeti yürüten, kapısına kilit vurulmayarak ya da ne olursa olsun kurtarılarak devlet güvencesi ile devamlılığı sağlanan bu kurum, bizlere her şeyin sermaye için olduğunu kanıtlıyor. Peki öğretmenler, öğrenciler, veliler bu hikayenin neresinde? Bizzat bu kurumlarda çalışan eğitim emekçileri olarak cevaplayalım. Doğa Koleji öğretmenlerinin 2022 yılında Ataşehir Genel Merkezi önünde yaptıkları eylemin bir paydaşı olarak eylemin talepleri düşük maaşlar, kötü çalışma koşulları, sayısız mobbingler, öğretmenlere su ve çay dahi verilmemesiydi. Öğretmenler için su ve çay dahi bir talep olabiliyorsa, bu kurumun öğretmene ve emeğe verdiği değer tartışmanın gereği olmayacak kadar ortada. Velilerden istenilen fahiş ücretler gündeme gelmişti. Ama şu sıralar kurumun yeni bir uygulaması var. Yapılacak MEB denetiminden kaynaklı, veliden aldıkları 60 bin TL’lik ücreti olan kitaplar öğrenci sıralarından kaldırılıyor ve müfettişler gidene kadar yerine MEB kitapları konuluyor. Bunları bizzat veliler ve öğrenciler anlatıyor. Hepimizin bildiğini Bakanlığın bilmemesi olanaksız. Yorumu okuyucuya bırakıyoruz.

Bugün Can Holdinge yönelik kara para operasyonu sonrası TMSF müdahalesiyle Doğa Koleji öğretmenleri ciddi bir belirsizlikle karşı karşıya. “İşsiz mi kalacağım, geçmiş haklarım ne olacak, kurumu hangi şirket satın alacak?” soruları öğretmenlerin en temel kaygıları. Oysa eğitim aksatılamaz, satılamaz, ticari amaçlarla kullanılamaz. Eğitim kamusal bir haktır ve tüm çocuklara eşit, parasız ve nitelikli olarak sağlanmalıdır. Öğretmen yalnızca öğrencilerin akademik başarısından değil; onların vicdanlı, adil, bilgili ve toplum yararına yapılacak işlerin peşindeki bireyler olarak yetişmesinden sorumludur. Öğretmenler bu ışıklı yolun taşlarını tek tek elleriyle döşer, tabii o yollar dinamitlerle patlatılmazsa. Bunca hissiyat, emek, değer eğitim kurumlarının şirketler arasında alınıp satılan birer ticari meta hâline getirilmesiyle yok sayılmaktadır. Bugün nitelikli eğitim koşulları ortadan kaldırılmış, öğretmen emeği değersizleştirilmiş, velilerin ödemeleri ve öğrencilerin geleceği holdinglere aktarılan sermaye transferine dönüştürülmüş; eğitim, bir kez daha yasa dışı faaliyetlerin paravanı haline getirilmiştir.

Son sözümüz Doğa Koleji öğretmenlerinedir: Kaygılarınızı anlıyoruz, bu kaygıyı paylaşıyoruz. Sizleri yarı yolda bırakmayacak tek çatı, örgütlü mücadelenizi vereceğiniz sendikanızdır. Biz bu süreci sizinle birlikte yönetmeye talibiz. Öğretmenlik mesleğinin onuru, insanca çalışma koşulları eğitimi bunca sermaye ilişkisinin kucağına bırakmış, tek kaygısı kârı olan bu şirketlere karşı birlikte vereceğimiz mücadeleyle sağlanır. Tüm özel sektör öğretmenlerini yan yana, birlikte, örgütlü mücadeleye çağırıyoruz. Sendikanda birleş, kenetlen!

Eğitimi belirsizliğe teslim etmeyeceğiz.

Sendikan Var!

Burcu ÇIRA

TEMMUZ AYI MALİ TABLOMUZU İNCELEDİNİZ Mİ?

Değerli Üyelerimiz, Meslektaşlarımız,

25 Haziran’da “Büyük Öğretmen Yürüyüşü”müze başlarken dayanışmanın ve aidatlar dışındaki bağışların ne kadar yaşamsal olduğunu belirttik. Bu süreçte, Haziran 2025’in son iki haftasında, Sendikamıza 320 bin lira civarında bir aidat ve bağış geldi. Haziran’daki 200 bin lira civarında harcama ile bu aidat ve bağışlardan Temmuz 2025’e 120 bin lira gibi bir bakiye kaldı. Bağışlardan önceki bakiye ile Temmuz 2025’e 200 bin lira civarında bir bakiye ile girdik.

Yürüyüşün asıl harcamaları ise Temmuz 2025’te Yürüyüşümüzün sonlarında oldu (En büyüğü, tabloda da görülebileceği gibi araç gideri oldu.) Bunlara aylık düzenli harcamalarımız (kiralar, faturalar vs.) da eklenince Temmuz 2025 gelir – gider dengesi -128 bin lirayı gördü.

Güncel bakiyemiz 60 bin lira dolayındadır. Birkaç gün içinde 18 bin lira tutarında Ankara İl Temsilciliğimizin kirası ödenecektir.

12 bin üyemizin yüzde 10’unu geçmeyecek şekilde düzenli aidat alabiliyoruz.

12 bin üyemizin (işsiz olan arkadaşlarımız dışında) her birinin asgari 100 lira olan aidatını ödemesi, sendikal mücadelemizin zaferlere ulaşmasında en temel etkenlerden biridir.

Temsilcilerimizin, il meclis üyelerimizin tüm illerdeki çabası ve özverisi özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin yarınlarının insanca ve güven içinde olması içindir.

Üyelerimizin, meslektaşlarımızın düzenli aidatını yani sendikal aidiyetini Sendikasından esirgemeyeceğine olan inancımızla yolumuzu durmak bilmek sürdürüyoruz.

Öğretmen Sendikası Mali Komisyonu

DUYURU

04.03.2025 tarihli Çalışma Bakanlığı tarafından tarafımıza gönderilen, tüzük incelemesine ilişkin yazı gereğince; Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası olarak, 13.05.2025 tarihinde saat 13.00–17.00 arasında İstanbul Genel Merkez’de (Osmanağa, Kıvanç Sokak No: 10, 34716 Kadıköy/İstanbul) ilgili tüzük değişikliğini yapmak üzere olağanüstü genel kurul yapılmasına karar verilmiştir.

DUYURU

❗️DUYURU

12.01.2025 tarihinde yapılan delege seçim sonuçları, Seçim Kurulu Başkanlığı tarafından onaylanmıştır. Sonuçlar, Sendika Genel Merkezimizde askıya alınmıştır. Delege seçim sonuçlarına üç gün içinde itiraz edilebilir.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası